Zekeriyya BİCAN beklediğimi yaptı yine ! “Azap Günleri”

Zekeriyya BİCAN
“Azap Günlerinde Harput Yemen Sarıkamış”

Buradaki yazımda da belirttiğim üzere kültürümüzden, şehrimizden geçmişe duyduğumuz özlem ve geleceğimizde var olmasını istediğimiz Harput Kültüründen müstesna bir insan Zekeriyya BİCAN. İçimizde yaşadığımız kültürü ve Harput/Elazığ hayranlığını bizlere başarıyla yaşatabildiğinden müteşekkirim. Bir süre önce Sekizinci Şehir isimli kitabı ve ona duyduğum beğeni nedeniyle kaleme aldığım günlük girdisi sonrasında Yerel bir haber kanalında Sarıkamış üzerine yazdığı bir kitabın haberini almakla son derece mutlu oldum. Kitabı sadece Sarıkamış için yazdığını öğrendiğimde “Harput’un devamı gelmeyecek mi acaba?” gibi bir düşünceye kapıldım ancak okuluma gönderilen hediyeyi elime aldığımda yine Harput kokuyordu:

Kitabın adını sevgili şairimiz “Azap günlerinde Harput, Yemen, Sarıkamış”
olarak koymuştu.

Önceki kitapta “Kara erik çağala…” isimli şiirimizin aslında nereden geldiğini, ne kadar kutsal bir sevgi ve sadakat örneği olduğunu yazmıştı. Bugün yine aynı o kitabın devamı kokuyor sanki. Yine İzzet Paşa’nın Yine Harput Beylerinin isimleriyle dolu kitap. 16 yaşında olmasına rağmen 20 yaşında bir pehlivan gibi göründüğünden memleket sevdasını cephede yaşamak isteyen ve askere gönüllü yazılan gençlerimizden, Kendi şahadet şerbeti hürmetine ailesine de pay çıkarmak için için için Şehitlik mertebesiyle yanan Harput Beylerinin ailesiyle vedalaşması yatıyor yine bu kitapta. Hala okuyorum. Okumakla kalmıyor elimde,okuduğumu gören öğrencilerim meraklandıkça onlara da anlatıyorum. Çocuklar için içerik biraz ağır. Ama yakamdan paçamdan asılıyor ortaokul öğrencileri okuyayım diye…

Harputlubican.com adresinde sevgili şairimizin de yazdığı üzere Gazilerle yaptığı Gözyaşı içindeki geçmişe dönüşleri ve o aziz hatıraları ölümsüzleştirmek fikri hasıl olmuş:

…………………….
Bu elim olayları yaşayan ve 1970’li yıllarda hala hayatta olan bir kısım gazi ile gazi ve şehit yakınının gözlerinden yaşlar akıtarak anlattığı savaş anıları, bizleri de derinden etkilemişti.

 

Bu savaş anılarını ilk dinlediğimde yazmak gibi bir amacım yoktu. Sadece o gazilerin gözlerinden sıcak yaşlar akıtarak anlatmaya çalıştığı dramın, bir hayatın, kırık dökük anıların etkisinde kalmıştım. O günlerde acıklı bir hikâye dinler gibi dinlediğim olayların; yıllar önce, Türk insanının yüreğinde onarılmaz yaralar açan ve hâlâ kanayan bir yara olduğunu sonraları idrak edecektim. 

 

Zaman geçtikçe, çocukluk yıllarımda dinlediğim ve zihnimde unutulmaz izler bırakan o anlatıların ne denli önemli olaylar şimdi çok iyi anlıyorum.


ALINTI: harputlubican.com

Yazar Hakkında

teferruat.org

/*Bilişim Teknolojileri ve Yazılım Öğretmeni*/
Öğrencilerini trend teknolojilerle tanıştırırken Maker kültürünü aşılamayı hedefliyor. "Bilişimde Gelecek Var" hareketi ile Bilişim Eğitime dikkat çekmeye çalıştı.

Fotoğraf sanatıyla ilgili. Toprağa baktığında bile elli renk tonu görüyor. Müziği, Grafik sanatları, Doğada sabahlamayı sever; bir de sabah gülümseyerek uyandıran kızını ;)

View all posts

Yorumlar

  1. Sayın Hocam, ilginize teşekkür eder, en içten sevgi ve saygılarımı sunarım. Sizin iltifatlarınız dır ki; bu güzel iltifatlar beni bu kültürün hizketkarı olmaya aday kılmış ve yüreklendirmiştir. “İnsan Topluluklarını” millet yapan onun yüksek kültürüdür. Bir milleti ayakta tutan sa, bu kültürü yaşayabilmesi ve yaşatabilmesidir. Bir fert olarak, bu aziz milleti çok seviyor, ilelebet yaşamasını arzu ediyor ve yüce Allah’tan diliyorum. Yeryüzünden nice milletler gelip geçmiştir ki, şimdi çoğunun adı esamesi bile okunmamaktadır. İnsanlık tarihi kadar eski sayılabilecek yüksek Türk kültürü, dün de vardı, bu gün de var, ve ümit ederim ki daima var olacaktır. izler de bu kültürün bir parçası olduğumuzu unutmadan, daima düzgün ve daima bilinçli olarak yolumuza devam edeceğiz. Siz değerli öğretmenlerimizin omuzlarında da dünya kadar yük var. Bunun bilincindeyiz. Ama sizlerden ve öğrencilerinizden ümitliyiz. Siz varsınız diye, milletce güvenlerdeyiz. Biliyoruz, farkındayız, her biriniz bir ordusunuz. Yüreklerinizdeki vatan ve millet sevgisiyle yuğurup vatan hizmetine hazırladığınız öğrenciler, hiç tükenmeyecek geleceğimizdir. Aydınlık ve pırıl pırıl gelecekten beyinleriyle bu yurdu çok yuce noktalara taşıyacaklar. Belki bizlere de dünya gözü ile görmek nasip olacak. Biz göremesek de, hiç gam değil. Önemli olan yavrularımızın geleceği, ülkemizin geleceği. Ülkemiz muassır medeniyetlerin üzerine çıktığında, Allah da, bizden ve emeği geçenlerden razı olacaktır. Sayın hocam; iyiki varsınız ve daima var olasınız. Zekeriyya Bican(Müh-Şair-Yazar)

  2. ZEKERİYYA BİCAN İle ilgili Makale

    HASBİHÂL
    MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
    mehmet_sukru_bas@mynet.com

    ZEKERİYYA BİCAN

    Bugün Cumartesi. Malumunuz Cumartesi günleri köşemizi söz ustalarımız olan şair ve yazarlarımıza ayırıyor, onların eserlerini sizlere tanıtıyorum. Bu çerçevede bu günkü konuğum hepinizin yakından tanıdığı araştırmacı yazar-şair- tiyatrocu ve mühendis gibi vasıflarının yanında çok iyi bir arkadaş, çok değerli bir dost methiyelerle anlatamayacağım kadar çok iyi kalpli bir insan Zekeriyya Bican.
    Hani derlerle “On parmağında on marifet” işte bu söz belki de Bican kardeşimiz için söylenmiş bir söz. Onu sanatın kültürün olduğu her yerde görebilme imkânınız vardır. Bir bakarsınız bir festivalde, bir bakarsınız bir etkinlikte, bir bakarsınız bir panelde mutlaka vardır. Mutlaka o etkinliklerin ucundan kıyısından tutan, o faaliyetin içinde yer alan isimlerden birisidir Sayın Bican.
    ***
    Zekeriyya Bican 1955 Elazığ doğumludur. Fırat Üniversitesi Devlet mühendislik ve Mimarlık Fakültesi makine bölümü mezunudur. Bu güne kadar ulusal basında pek çok şiir ve hikayesinin yanında tiyatro eserleri de yayınlanmıştır. Şiirlerini 2004 yılında, “Bir Evcilik Oynadın Sen Gelincik” ve “Yağmur Çiselerken Ağlamak Daha Kolaydı” adlı kitaplarında toplamıştır.
    2006 yılında “Harput’tan Çanakkale’ye düşen Yıldızlar” Adlı sahneye konulmuş bir tiyatro eseri de mevcuttur.
    “Sekizinci Şehir Elazığ’a Harput’tan inciler “ Adlı araştırma eseri, 2007 yılında basılarak kitap dünyasında yerini almıştır. Dur durak bilmeyen Sayın Bican 2008 Mayıs Ayında oldukça ses getiren “Azap Günlerinde Harput, Yemen, Sarıkamış” adında bir romana imza atarak ilimize oldukça değerli eserler verdiği hizmet zincirine yeni bir halka daha eklemiştir.
    ***
    Zekeriyya Bican elinden kalemini düşürmeyen gönlü gözü ferah bir şair ve yazarımızdır. Bu vasıflarından ötürü halen elinde basıma hazırlanmakta olan birkaç eser daha bulunmakta bunların son rötuşlarını yapmaktadır. İnşallah yakın bir zamanda bunları da okurlarıyla buluşturarak kalıcı bir esere daha imza atacaktır..
    Sayın Bican pek çok kitabının geliri ile yoksul öğrencilerimize eğitim desteği vermekte okullarımıza kışlalarımıza kitaplarını bağışlayarak gençlerimizi okuma alışkanlığına yakın tutmaktadır.
    Şairimizin Sarıkamış ve Çanakkale şiirleri yurt genelinde ilgi görmüş milyonlara hitap etmiştir. 1905-1916 yıllarında savaşa gönderilen 10182 kişiden yaklaşık 600 şehidimizin kimliklerini tespit etmiş Elazığ’ın tarihi kimliğine önemli bir hizmette bulunmuştur.
    Zekeriyya Bican’ı anlatmak öyle bir iki köşe yazısıyla olacak bir icraat olamayacağından şairimizin zihinlerde yer eden Sarıkamış ve Çanakkale şiirlerinden derlediğim birkaç şiiriyle sizlere veda ediyorum.

    SARIKAMIŞ ŞEHİTLERİ’NE

    Bu cennet vatanın bekası için çıktılar yola,
    Binlerce Mehmet’ im ayrıldı üç ayrı kola
    Allahuekber dağlarında verildi mola,
    Yollar Çanakkale’ye, Yemen’e, Sarıkamış’a…

    Üçüncü ordunun seçilmiş doksanbin eri,
    Cennetlik bir ordunun bu son seferi,
    Geriye dönmeyecekmiş meğer tek bir neferi…
    Mahşere kalmıştı yine, düğünleri, tüm ümitleri…

    Soğuktan buz tuttu gözleri, tükendi birden dizlerin feri,
    Sarıkamışta kaldı, Mehmet’lerin o nur bedenleri
    Toprak ağır bir bedelle almıştı, o dağ gibi koçyiğitleri,

    Mehmet’im bir başka uykuya dalmıştı burada,
    Kurban verilmişti doksan bin nefer vatana, yurda,
    Bu aziz vatanı vermediler o namert çakala kurda,
    Ruhları hala nöbettedir Çanakkale’de, Sarıkamış’ta…

    Dedi ki Mehmet’im.
    Biz bu ordunun savaş erleriydik geldik buraya,
    Hiç gönül koymadık ki biz, yâre, yarene hasret sılaya,
    Göğsümüze değmedi, ne top, ne de bir mermi,
    Düşündüm bir an, yarasız asker cennete böyle gider mi? …
    Eğer vatan içinse bu kutsal sefer, yaralı, yarasız bütün neferler,
    Hiç şeksiz şüphesiz cennetin bağrına gidermiş meğer…

    Bir ara tüfeğim, yüküm kaydı omuzlarımdan,
    Tutmak istedim tutamadım, sıyrılıp kaydı avuçlarımdan,
    Haksız bir medet ummuştum, kanı donmuş parmaklarımdan,
    Buzdan bir düşman tutmuştu sanki ayaklarımdan…
    Sesimizi duymaz olmuştu artık hiçbir komutan,
    Dizleri kilitlenip ayakta ölmüştü çavuşum Osman…
    Yavaş yavaş örtülüyordu üstümüze kardan bir yorgan…

    Hiç bilmediğimiz tatlı bir uyku sarmıştı gözlerimizi,
    Helallik için söyledik birbirimize son sözlerimizi…
    Hayret! O Şimal rüzgârları öpüyor gibiydi tenlerimizi,
    Son anda melekler şefkatle ısıtıyordu üşüyen ellerimizi…

    Baktım, karların içinden göründü anamın o nurlu yüzü,
    Bakıyordu bir yerden eşimin o ceylan sürmeli gözü,
    Duydum,“Yavrum haydi gel” der gibiydi babamın sözü,
    Artık Sarıkamış olmuştu bize, bir nur denizi…
    Meleklere gamze olacakmış meğer, yüzlerdeki buzların izi,
    Sarıkamış ta bedenlerle, cennette ruhlarla bekleriz sizi…

    Zaman haklı çıkardı, eşim cennete gitti diyen nenemi,
    Cennetteki törende gördüm, 93 Harbine giden dedemi…
    Dün akşam cennete bir başka şehitler ordusu geldi yeniden,
    Yüzleri Ay gibi parlıyordu, kimi Çanakkale’den, kimi Yemen’den

    MEHMETLE SÖYLEŞİMDİR

    Bak ziyaretine gelmişim, can hemşerim, şehit Mehmet’im,
    Sen o şerefe erdikten kırk beş sene sonra ben dünyaya gelmişim.
    Ninemden babamdan dinledim sizi, sizin hikayenizdi anamın sözü,
    Milletçe minnettarız, sizi görmeden tanıyanların da sızlardı gözü.
    İçimizde hiç sönmeyen bir ateş yanar, ara sıra gülse de yüzümüz,
    Bir yüzümüz gülse de, sizi unutmaz ki, anar ağlar diğer yüzümüz…
    O ender makama eren size, ağlamak belki yersiz,
    Lâkin insanız biz, kabarır yüreğimiz, anınca sizi depreşir hislerimiz.

    Bir gerçek var ki Mehmet’im, düşündükçe rahatlar, ferahlarız
    O makam olmasaydı, size hangi rütbe verilse önemsiz kalacaktı
    O şahadet olmadan bin yıl yaşasaydınız, geriye ne kalacaktı?
    O mertebe olmasa, sizleri kim anacak, kimler ağlayacaktı?
    Bak hatırana hürmeten, yüz yıldır yazıyoruz, ne bitti, ne bitecek,
    O yüce hatırana, bir asır yetmedi Mehmet’im, bin asır yetmeyecek!
    Yirmili yaşlarında bak ki, ne ulvi bir mülkü kazanmışsın,
    Böyle kısa bir zamanda zirveye ulaşmışsın.
    Senin o cennetler mülkünün yanında, kâinat mülkü hafif kalıyor,
    Sana gökte melekler, yerde Yunus, Mevlâna imrenerek bakıyor.

    Baban, deden senden çok yaşadı belki, ama yine hepsi göçüp gittiler,
    Sen olmasaydın eğer, unutulup gideceklerdi hepsi de birer birer…
    Ama ne büyük şereftir ki, o dedeler, nineler seninle anılıyor şimdi,
    O, Mehmet’in anası, babası, atasıdır diye çağrılıp anıldılar cümlesi..
    O, ne büyük yürekmiş sende ki, Mehmet’im, yetiyor hepimize…
    Yetmiş uluslu bir düşmanı yenip, acze düşürmüş, getirmişsiniz dize,
    Bir kere ölümünüzle siz, sonsuzluğa uzanan hayat vermişsiniz bize.
    Ne büyük bir mühür vurmuşsunuz, bitti gözüyle bakılan tarihimize!
    Eminim Mehmet’im, sen ölürken yaşattığın bu devlet bitmeyecek,
    Senin ruhunu burada bekler gördükçe düşman, bir daha gelmeyecek! ..

    MEHMETLE SÖYLEŞİ (2)

    İbadetlerin en yücesi can vermekti, vatanı için,
    Damar damar kan vermekti bu topraklar için…
    Sınırlarda nöbet tutmaktı, seher vakitlerinde
    Mehmet’im sen en büyüğünü seçtin bu hizmetlerin…
    Uykuları unutmuş, mahzun ve çocuksu gözlerin vardı,
    Emret öleyim çavuşum diyen sözlerin vardı,

    Düşman askerini sırtına alıp nereye gidiyordun öyle,
    Duyguların neydi o yükünle ey! mübarek asker söyle,
    Sonradan duydum ki, yarasını gömleğinle sarmışsın,
    Ekmek vermişsin, su içirmişsin, gariptir diye…
    Sonra memleketine göndermişsin anası bekler diye..

    Bu nasıl savaş, bu nasıl askerdir,Allah’ım aklım almıyor,
    Düşmanının yarasını saracak başka asker var mıdır? …
    Çanakkale yüce şehir, işte böyle büyük, şehitler yatağıdır,
    Çanakkale’m ancak düşmanına cehennem batağıdır,
    Duygusuz düşmanların, hala ağrıdan zonklayan şakağıdır..

    Nice anaların nemli gözleri, güneşin battığı yerde kaldı,
    Bir gün aslanım dönecek saracağım diye, kolları açık kaldı,
    Aşklar ermedi vuslata, düğünleri ertelendi ahrete kaldı
    Zaman durdu yüreklerde, saatler de şaşırdı zamanı,
    Biter sanılan bu nöbetler, bitmedi uzayıp mahşere kaldı

    Düşmanıyla beraber, sarılmış yatanlar o şehidin binlercesidir,
    Düşman yarasını sarıp da ölmek, hakkın bir başka cilvesidir,
    Bu dünya harp tarihinin hala çözülmemiş bir garip bilmecesidir,
    O gün anladı düşman, vurduğu asker kimdir ve toprağı neresidir
    Türkiye’m için 18 Mart 1915 gecesi, bin asrın beraat gecesidir

    MEHMET’TEN CEVAP

    Ben o kadar büyüdüm mü ki,
    Asker ettiler..
    O meşhur cephelerde, sınır boyunda,
    Tüfek kundağını, bu küçük başıma,
    Yastık ettiler..
    Vurulup düştüğüm yerdeyim hâlâ,
    Göğsümü, sinemi “bastık “ettiler.
    Çatalı, kaşığı bilmeden elim,
    Tüfeği, tetiği teslim ettiler.
    Bilmişler önceden geleceğimi,
    Önceden bilmişler öleceğimi,
    Ellere vermişler sevdiceğimi.
    Önemi yok, can ile canan dediğin ne ki,
    Bu vatan uğruna verilmez mi ki,
    Üzülmen o kadar gereksizdi ki,
    Cennette hûriler bayram ettiler.
    Bir görsen buradaki yerlerimizi,
    Bir görsen gelirken en fakirimizi,
    Peygamberler Efendisi karşılar bizi.
    Mutlaka alırım yanıma sizi,
    Üzülmen o kadar gereksizdi ki,
    Cennette huriler bayram ettiler.
    Matarada suyumuz tam bitmişti ki,
    Melekler Kevser Şarabından ikram ettiler,
    Dünyada olmayan nice nimetler,
    Tadını bilmediğim nice meyveler,
    Bunlar ebediyen sizin dediler,
    Hûriler cennette bayram ettiler…
    ***///***
    Mehmet Şükrü Baş/// 15 Kasım 2008 /// Elazığ Nurhak Gazetesi

  3. Bugün yine Yenimahalle’de Günaydın’dan aşağıya inerken yavaşlatma bariyerlerinin tam üzerindeydi ki arabam; birden yüzüyle karşılaştım Sayın BİCAN’ın.

    Yazdığı bu son kitapla birlikte Mehmet’in azabını içimde hissettim ama yine de bir sevinç kapladı içimi. Gün geçtikçe vatanperver ve geçmişine bağlı insanlarımız, şairlerimiz,büyüklerimiz,…özlenenleriyle ve unutulmak istenenleriyle artık daha büyük bir mum yakıyor geçmişimize.

    Kim ne örtmek isterse istesin kapanmıyor ecdadımızın üzeri!

    Eklentileriniz için çok teşekkürler…