Bir mucize olaydı…

” İnsanların vita yağı(nı) mumla aradığı, hatta ekmek bulamadığı o harput yıllarına dönme isteğim Zekeriyya BİCAN ağabeyimizin Sekizinci Şehir kitabıyla hasıl olmuştu…bu akşam ise iyice azıttı… “

İnsan, hayatının en güzel ve en rahat geçtiği döneme gitmek ister herhalde. Belki de çok görmek istediği bir sevdiğinin olduğu dakikalara. Ben ise ne olacağıMI bilmediğim bir döneme gitmek isterdim. Bir erik ağacının 47 kez çiçek açıp vuslat mevsimini haber vereceği, o hasretli yılları bekleyen ben olmak isterdim mesela. Ya da insanların şu an gölgesinde çay içtiği, Harputtaki o ulu çınarı diken Harputlu ama önemsiz  bir şahsiyet. Öyle eskiden kalma konağı, ismi önünde “falancalardan…” geçmesine de gerek yok. Variyet istemez…geçmişi kalabalık ve karmakarışık olsun yeter. Torunlarının gönlünde ismi geçtiğinde poyraz estiren bir dede olsun yeter… Harputtan çıkıp da Sarıkamışa gidenlerden(ve dönemeyenlerden) olmak da yeterdi hani. Torunlarım bilir bilmez baksın tarih kitaplarında o yol kenarında vuslat bekleyen terk-i diyar eylemişlere. Kitaplarda bilinmek de yeterdi hasılı… Seher vaktinde tarlasının suyu için Göllübağ’ın havuzlarında su bekleyen ben olabilseydim ya keşke. Meyvesini yiyemeyeceğim ceviz ağaçlarını Gâvur taşının eteklerine dikseydim de görmeseydim keşke torunlarımı… Ben hiçbirşeyi umursamadığım o çocukluk yıllarında değil sadece 1900’lü yıllarda yaşayan bir Harput insanı olmak isterdim…(….. – 1940 arası)

Toprağına doğmak bir yana, 20 küsür sene görmediğim bir diyarın hayalini kurup durdum küçüklüğümden beri. İnsan, geçmişiyle yaşıt bir fotoğraf, belki de bir eşya arar avunmak için. Benim ise bir 93 Sivas’ında balkonda komşu kızını ayağında sallayan ve şahit olduğum her çocuğu sevişinde anneme sorduğum soru hep aynı olmuştur: “Küçükken beni nasıl severdin anne? Göstersene!” Maksat o zamanki şefkati canlandırmak değil. Aziz Şehirli’nin geçmişini,çocukluğunu,geleneğini öğrenmek. Yıllar, hep öz kültüre hasret duyup tek şehirde iki şehri yamamaya çalışmakla ve hüsranla geçti. Şimdilerde ise tek tek terki diyar eyleyen Dedelerin, Ninelerin ve en son bizi terkeden Mevlüde Annemizin bahçesindeki o şen sesi arar olduk. Ne damda(toprak çatı) dut döken elleri, ne de “Bir gece daha kalın bende, ne olur!” diyen ısrarlı ve nazik sesi var şimdi. Üstünde bir zamanlar saatlerini geçirdiğim o dut ağacına bakıp iç geçirmek de yetmiyor artık. İstiyorum ki o ağaç dile gelip 3-5 günlüğüne misafir olduğumuz o 20 yıl öncesinin hatıralarını, 100 yıl öncesinin büyüklerini, yaşadıklarını ve masal gibi hayatları bize anlatsın. Ne mümkün…

Eş dost ısrarıyla birkaç yıldır tutmaya çalıştığım şu bloga gelen her soruyu tek tek sakladım bir zaman boyunca ve yanıtlamaya çalıştım.
Genelde gelen sorular ise:
“Sitenin en tepesinde yazan o 47 erik lafınla kime sesleniyorsun?”, “O’na… diyerek birşeyleri hediye ettiğin kimdir?”, …

Akşam kızıllığında içime ateş düşüren bir sanatçı ağabeyimizin hayattan bir mucize isteyişi ve yine bana gelen o aynı sorulardan bir tanesiyle bu soruları blogda da yanıtlamak farz oldu:

– “İsmail, sitenin o tepesinde yazan 47 erik lafıyla kime sesleniyorsun?”
Şehrimizin bir kültür mirası olan Kara erik çağala hikayesinde, sevdiğini bir erik ağacının 47 kez çiçek açmasını bekleyecek sadakatta bir genç vardır. Koskoca 47 yıl! Bugünlere dek şarkıları, hikayeleri; aslında masalları ulaşan şahsiyetler sanırım bu ilgiyi, taşıdıkları asil karaktere ve sadakat anlayışına borçlular. Biliyorum klişe olacak ama uçak seferleri iptal olacak telaşıyla geçirdiğimiz o 2000 sendromlu yıllardan bu yana hiçbir sorun olmadı. Sorun herşeyin daha kötüye gitmesiyle devam ediyor; yozlaşan bir Kültür’ün peşisıra koşuyor insanlar. Sonu sadeleştikçe ve rakamsal değeri büyüdükçe insanının gönlü katılaşan bir devirde yaşıyoruz artık ve bu beni kesmiyor. Önceleri aylık olarak girişini tamamen değiştirdiğim sitemin başlığını aynı o hikayedeki gibi bir eş buluncaya kadar sürdürmeyi düşünüyorum; 47 erik çiçeği bekleyebilecek sadakatte bir eş! Bunun için sevdiklerimizden dua istesek çok şey mi istemiş oluruz :) İşte benim sitemin başlığında “Hoşgeldiniz” klişesinin yazmaMAsının sebebi bu…

“O diyerek birşeyleri hediye ettiğin kimdir?”
Her kitap yazarı, bilirsiniz ki emek çektiği sancılı günler boyunca yanında olanlara adar satırlarını. Ama bir varlık da vardır ki teşekkür edilmesi gereken…Görevimi yerine getirmek noktasında çoğu kez acziyete düştüğüm ama varlığıyla her zaman sol yanımı ısıtan yüce varlığa, yaradanıma ithaf edilmiştir tüm yazılarım, düşüncelerim. Gönlüme akanları kaleme de dökebilmem için nefes almak lüksünü bana bağışlayan yaradanıma sonsuz hamd olsun…

 

Ve tabi yaradan dışında ufak vesileler de olmuyor değil :) Geçmişe duyulan özlemle kimisi ah çeker, kimisi ise kaldıramadığı bu özlemi ya toprağa götürmeyi ya da topraktan sonra paylaşabilmeyi tercih eder. “Göllübağın sularında çimerdik…” diyen Esat ağabeyimiz(Esat KABAKLI) akşam akşam bir ateş düşürdü içime…“Bir mucize olaydı…” diyen ağabeyim, gönlüme işlemekle kalmadı, gözyaşı olup aktı yanaklarımdan. Hasret duyabileceğim hiçbir ortak paydaşım olmamasına rağmen ben hep o istekle yanıp tutuştum 2 dakika boyunca; geçmişte yaşayabilmek isteği ve arzusuyla…Kendi ağzından seslendirdiği kendi şiiriyle ve sonrasında da sözleriyle başbaşa bırakıyorum:
http://www.youtube.com/watch?v=WfivpxY3ibI

 

BİR MUCİZE OLAYDI

Bir mucize olaydı kırk yıl geri gideydim

Anamın yazmasını çekiştirip dideydim

Sabah namazdan sonra dedem bize geleydi

Bana öğüt vereydi, bir de beni seveydi.

Sofu dedem, can dedem, nolaydı sen olaydın…

Vita yağına gızıp anama bağıraydın.

Bahardın serki sofa, gılardın namazını.

Benden başga kimsenin çekmez idin nazını.
Adım gardaşın adı, eset derdin sen bana,

Ne gadar öfkelisin, ne gadar hasret sana.

Gene bağa geleydin galpağınla, fesinle,

Anama sesleyeydin doyulmaz gür sesinle,
Haber aldım ki sana sağlığın jipi çatmış,

Gözlerin az görürdü, çok görenler ne yapmış.

Gene bağa geleydin galpağınla fesinle

Anama sesleneydin doyulmaz gür sesinle
Bir mucize olaydı kırk yıl geri gideydim,

Anamdan harman edip, dağda davar güdeydim.

Sereydük yatahları damın orta düzüne,

Uyanaydık harput’un doyumsuz gündüzüne.
Canım anam tez gettin, bizden uzah ellere,

Gohuna hasret galdım, ver getirsin yellere,

Senin gohun cennetten, cennetin bağlarından,

Gahıp gelemez misin öpem ayahlarından.
Çoh yattın gara yerde, di hadi çıhıpta gel !

Ha düştüm ha düşecem, yoh tutacağım bir el,.

Bilirim mucize yoh, ana yoh, dede de yoh,

Bilmez misin sen esat! Giden çoh…Heç dönen yoh.

 

Yazar Hakkında

teferruat.org

/*Bilişim Teknolojileri ve Yazılım Öğretmeni*/
Öğrencilerini trend teknolojilerle tanıştırırken Maker kültürünü aşılamayı hedefliyor. "Bilişimde Gelecek Var" hareketi ile Bilişim Eğitime dikkat çekmeye çalıştı.

Fotoğraf sanatıyla ilgili. Toprağa baktığında bile elli renk tonu görüyor. Müziği, Grafik sanatları, Doğada sabahlamayı sever; bir de sabah gülümseyerek uyandıran kızını ;)

View all posts

Yorumlar

  1. senin bu zamana ait olmadığın kesin zaten :)
    herşey iyi hoş da kalemi bu kadar kuvvetli ve duygusal bilgisayarcı olur mu onu tahayyül edemiyorum. sana dozer mi çarptı ne oldu küçükken :P

  2. Yukarıdaki çok kıymetli makaleyi görüp okuyunca, bilseniz ne kadar etkilendim. Bilseniz ne kadar onur duydum. Bu arada yukarıdaki satırların sahibini yakından tanımak istedim. Kalemine, yüreğine sağlık. 16-17 yaşlarında, daha sevgi ve sevdanın ne manaya geldiğinin bile farkında olunamayacağı bir gençlik çağında, bir sevgilinin verdiği erikleri yemeye kıyamayan ve tam 47 yıl çekirdeklerini cebinde, sevdasını yüreğinde saklayan adam benim babam Yusuf BİCAN Bey’dir. Onu rahmet ve minnetle anarken, yukarıdaki satırları yazan kaleme teşekkürlerimi bir minnet borcu olarak iletmek istiyorum.
    Rahmetli Babam Yusuf BİCAN’IN ömür boyu unutamadığı o ilk sevdayı tattığı Harput’ta (Harput’un –Ağyol Mezarlığ’nda-) ebedi uykusunu uyurken, bir Elazığ Türküsü’ne konu olan çocukluk sevdasının gençlere örnek olmasını isterim. İnsanı insan yapan değerlerin en önemli vasıflarından birisi de, samimi ve içten seven yürek taşımasıdır. Bu vasıflar Türk Milletinin doğuştan taşıdığı değerlerdendir. Saygılarımla… Zekeriyya BİCAN

    Not: Az önce gönderdiğim yazıda bir imla hatası olmuş. Bu nedenle ikinciyi gönderdim. Saygılarımla…

  3. Sevgili üstadım, Zekeriyya ağabeyim.
    Ben, işi-gücü çoluk çocuk olan bir eğitimciyim :) Sizinle ilk kez okulumuzda düzenlediğimiz(50.Yıl İÖO, Abdullahpaşa) bir şiir dinletisine teşrifinizde karşılaşmıştık. Bu karşılaşma esnasında çok söz-sohbetimiz olmadı ancak yazılarınızdan, eserlerinizden istifade etmeye, Harput kültürüne bir adım daha yaklaşmaya çalışıyorum sürekli.

    Doğrusu yazılarınızı, kaleminizden akıttıklarınızı okuyup zevk almak ayrı bir güzellik ancak inanın bu haz bana yeterli gelmiyor. İnsanlara bu şehrin kültürünü solumak için buradayım,bu şehirde kalışımın sebebi budur… dediğimde beni anlamıyorlar :/ Bir insanı bir şehirde tutmak içni sadece kültür yeter mi demişti bir arkadaşımız; bence yeter de artar bile. Önemli olan bu kültürü ne kadar çok kişiye bölebileceğiniz,…Bunu başarabilirseniz işte siz o kadar büyüksünüz…

    Yıllarca Elazığ’dan, memleketimden uzakta büyümüş bir insan olarak en çok o eski kültürün ve değerli yaşamların varlığını arıyorum. Hoş,…bulamıyorum da. Ama sizlerin tarihi ve değerleri günyüzüne çıkarmak adına bu takdire değer koşturmacası bir nebze olsun içimize su serpiyor. Ya sizler olmasaydınız, babanız Yusuf BİCAN beyefendi, Kara erik çağala olmasaydı…

    İyi ki varsınız sevgili üstadım.

  4. Harput Kültürü; İnsanlık tarihi kadar eski bir kültürdür. Bu kültür, bu coğrafyada yaşamış insanların o güzel insani değerleridir ki, bu değerler bal peteğinden süzülmüş ve imbikten geçirilmiş damıtılmış insani değerlerdir. Dört bin yaşında bir şehrin ulaştığı yaşam değerleridir. Tabi bu güzel değerlere ulaşmış olmak çok önemli, ama en önemlisi de bu değerleri geleceğe taşımaktır. Eğer bunu başarabiirsek, geleceği aydınlık ve çok uzun ömürlü bir millet olacağız. Ne güzel şey Elazığlı plmak, ne büyük bir şeref Harputlu bir kültürün parçası olamak….Şimdi size bu büyük kültürden bir inci tanesi sunmak istiyorum. Aşağıdaki kısa hikaye ve bu hikayenin kahramanına adadığım kendi eserim olan bir türküyü arz ediyorum. Umarım ne demek istediğimi, neyi anlatmak istediğimi açıklayabilir. Saygılarımla…Zekeriyya BİCAN

    İşte o hikaye:

    Zekeriyya BİCAN Tarafından yazılmış olan HARPUTLU KLARNETÇİ MUSTAFA ÇAVUŞ(BİR YEMEN ŞEHİDİ’DİR) Türküsü ve Hikayesidir.

    Yıl 1905 Harput acı günlerinin eşiğindedir. 1517 yılından beri süregelen Yemen Seferleri’ni sonuncusu 1905 yılında yapılan büyük seferdir. Bu sefer için her evden bir delikanlı Yemen’e gönderilecektir. Harput’un Kale Mahallesi’nden Klarnetçi Mustafa Çavuş içinde bulunduğu maddi sıkıntı nedeniyle ailesinin geçimini temin etmekten aciz bir durumdadır. Daha önce askerliğini yapmış ve vazifesini tamamlamış bir kişi olmasına rağmen, zengin bir Harputlu tüccarın oğlunun yerine Yemen’e gitmeyi kabul etmiştir. (O yıllarda, zengin kişiler, para karşılığı pazarlık usulü ile oğullarının yerine birini askere gönderip o mecburiyetten kurtulabiliyorlardı.)
    Kaleli Klarnetçi Mustafa Çavuş, bu bedeli alıp ailesine maişet için verip yemene gidecektir. Askerin hareket günü gelip çattığında, o çok sevdiği klarnetini, yine klarnetçi olan Hüseyin Efendi’ye emanet eder ve derki: “ Bak! Hüseyin gardaş. Bu iyi bir klarnettir. Ben Yemen’e gittiğimde senin emanetinde kalsın. Yeri geldiğinde kullan, ama yer düşürmeyesin, incitmeyesin. Eğer Yemen’den dönersem bu klarnet benimdir. Yok, geri dönemezsem, klarnet senindir. Ananın hak sütü gibi sana helaldir.”
    Mustafa Çavuş, 1905 yılında gittiği Yemen Seferi’nden geri dönemez ve şehit olur.
    Ben bu hikâyeyi aile büyüklerimden dinlediğimde çok etkilenmiş ve Klarnetçi Mustafa Çavuş adına bir türkü yazmıştım. Elazığ Lisesi’nin tertiplediği müsamerede de okumuştum. Çok beğenilmiş ve alkışlanmıştım. Yıllar sonra bu türküyü bir defterimin arasında buldum ve yeniden bestelenip okunması için, İlimizin iki üstat müzisyenleri olan Sayın Nihat KAZAZOLU ve Doğan SEVER’E havale ettim. Bu hizmetimle, bir asır önce bizlerin bu günkü rahat ve huzurlu hayatımızın tesisi için canlarını feda eden o yiğit kişilerden birsi olan Klarnetçi Mustafa Çavuş’a vefa borcumuzu ödemiş olamam, ama bir nebze olsun görevimi yapmış olmanın huzurunu duyarım.
    Rahmetli İshak SUNGUROĞLU, söz konusu bu aziz insan için, “Harput Yollarında” adlı eserinin 2. Cildi’nin 18. Sayfasında şöyle bir tanıtım ifade eder: “ Klarnetçi Mustafa Çavuş, (Askeri Bandoda yetişmiş) karakaşlı, kara gözlü, siyah bıyıklı, güler yüzlü, yakışıklı ve aslan gibi bir delikanlıydı. Mavi çuha şalvarının üstüne, siyah bir ceket giyer, beline bir Trablus şal sarar, ince gümüş bir kordonla bağlı olan saatini şalın arasına koyardı. Ayakkabısı rugan yarım bir kunduraydı.
    Harput’un bütün müzik havalarına vakıftı. O kadar güzel klarnet çalardı ki, hem coşturur, hem ağlatırdı.”
    İşte bu Klarnetçi Mustafa’nın o elim Yemen Seferini dinlediğimde çok etkilenmiş ve 1976 yılının Haziranında aşağıdaki türküyü onun adına yazmış ve okul müsameresinde de okumuştum. Şimdi bu türküyü sizlerle paylaşmak istedim. Saygılarımla… Zekeriyya BİCAN

    KALELİ MUSTAFA’YA

    Hasret çekmek de güzel
    O yârin yollarında.
    Uyumak başka güzel,
    O yârin kollarında.

    O sevda kadim derttir,
    Allah’ın kullarında.

    Ne sevdalar eskimiş,
    Harput’un yollarında.
    Ne ümitler tükenmiş,
    Yemen’in yollarında.

    O kader kadim derttir,
    Allah’ın kullarında.

    Yemen’den dönememiş,
    Kaleli Mustafa’mda.
    Klarnet(i) öksüz kalmış,
    Harputlu Hüsen gilde.

    Mustafa’m emanettir.
    Yemen’in çöllerinde.
    Hasret tüketmiş onu,
    Çimmemiş göllerinde

    O hasret kadim derttir,
    Allah’ın kullarında.

    Hasret tüketmiş onu,
    Çalmamış düğünlerde.
    Mustafa’m emanettir,
    Yemenin çöllerinde.

    Kaç bahar-yaz beklemiş,
    Mustafa’m dönecekmiş.
    Yine o klarnetle,
    Toylara gidecekmiş.

    O arzu kadim derttir,
    Allahın kullarında.

    Zekeriya BİCAN (Haziran 1976)